CEMİL ALTINBİLEK

Ali Uludağ ve Mehmet Avni Başaran

Ali Uludağ ve Mehmet Avni Başaran
Manisa Denge Gazetesi/18.09.2006,etvmanisa.com

ALİ ULUDAĞ VE MEHMET AVNİ BAŞARAN

İkisi de yürekleri tertemiz Manisa eşrafından;

Ali bey esnaf, Mehmet bey memur, meslekleri gibi meşrepleri de ayrı, ayrı ama gönülleri bir. Her ikisi de etrafının iyilik timsali, yardımsever, hizmeti gaye edinmiş kimseler ve birbirlerinin can dostları idiler.

Ali Uludağ´ ın terzi dükkanın duvarında bir def, bazen ona vurur, bazen de elinin tersine def´e vurur gibi ritim tutar şarkılar söyler. Niobe-Ağlayan kayanın altındaki derenin çaybaşı mevkiinde söyledikleri "kadifeden kesesi" türküsünün yankıları, anlattığı hikayelerinde her daim duyulur, araba gıcırtısından oynarım der. Hakikaten de kalkar oynar. Manisa - İstanbul karayolunu Gediz nehrinin kestiği kavşaktaki üzüm bağında yaz akşamları mehtabı seyrederken, uzaktan geçen şehirlerarası otobüslerin her geçeniyle İstanbul´daki sevdalısına haykırarak selamlar gönderir. İşte Ali bey, böyle bir rindanedir. Bazen de santraller atık dediği zamanlarda yanına yaklaşılmayacağını sevenleri bilir, yüzünde belirecek bir tebessümünü beklemeye koyulurlar, zaten bu hali de pek uzun sürmez, vaktiyle geçtiği fasıllardan tutturduğu bir makamın tanıdık nağmelerini mırıldanmaya başladığını veya "felek ehli dili dilşad eder amma, neden sonra" mısraını duyanlar rahatlardı.

Coşkun ruh haliyle etrafını coşturan Ali bey´in dükkanı, aktüel mecmua ve gazetelerin okunduğu, kibar dostların sohbete koyulduğu bir meclisti. Burada İsteyen sohbete katılır, isteyen dinlemekle yetinirdi. Ama Türk edebiyatının en güzel mısra ve beyitlerinle süslediği belagatıyla Terzi Ali Uludağ her zaman konuşur, hatta bazı dernek ve kulüplerin tertip ettiği toplantılara konuşmacı olarak davet edilir, Yunus Emre´yi, Mevlana Celalettin´ i anlatırdı.

Mehmet Başaran ise titiz, disiplinli, gayet ölçülü ve vakur; ders çalışır gibi peylediği kitaplarını okur, o da musiki temayüllü ama çocukluğundan beri öğrendiği ilahileri söyler, yeter ki isteyen, dinleyen çıksın. Bazen bir otomobilde, bazen bir sohbet meclisinde fark etmez, Mehmet bey dalıp gider...

Sık, sık anlattığı hikayede olduğu gibi, "heybeye giren karıncaları yurdundan ayırtmamak için Hicaz´a geri götüren Veli misali" Mehmet bey hassas mı hassas. Bir de sabit kadem ki; tuttuğunu bırakmaz, bildiğini unutmaz. Hele kimseyi kırdığı, incittiği ise hiç görülmemiştir.

Ali Bey ise, her çiçekten bal alan arı misali, arar, sorar, söyler. Onu bazen, eski kahvehaneler semti Karaköy´ün kırmızı köprü yanındaki kıraathanelerinde etrafına toplanan guruba gah oturup, gah kalkarak, el hareketleriyle adeta bir meddah gibi şekilden, şekilde girerek hikayeler anlattığını görürsünüz. Bazen, teravih namazı sonrası hemen arkasında saf tuttuğu Muradiye Camii imamı İsmail Hoca ve cemaatin önde gelenlerinden bir gurupla, Saruhan Bey türbesinin de bulunduğu parkın içindeki lokalde, Anadolu Evliyalarından kıssalar anlattığını duyarsınız. Hatta bazen de, çarşı içinde dükkanının karşısındaki avcılar kulübünün bahçesinde koyulaşan av sohbetinin ortasında bulursunuz.

İşte bu av sohbetlerinden müphem olsa gerek, bir defasında Ali Bey ava çıkmaya karar verir.

Eşi melek suret, Mübera Hanım böreğinden, kahvaltılık reçellerine kadar filesini doldurur, yanına, ömür boyu iki kalfası olan, Nadir ve Hakkı Çavuş´u yamak olarak alır. Fileleri, fişekleri de onlar taşır. Görevleri avlanacak hayvanları bulup, göstermektir. Başlarlar Sivrice´den, Sultan Yaylasına doğru tırmanmaya, bu arada, o çiçek ne renkliymiş, bu kuş ne güzelmiş, oturup kahvaltı edelim, şurada yemek yiyelim derken, bir fişek dahi atmadan gün biter, geri dönerler, böylece avcılık macerası da sona erer. Hikayesi kalır yadigar.

Seneler önce bu dünyadan göçmüş, ikisi de bendenizin baba dostu, akrabadan yakın, iki gönüldaş´dan bahsetmemin sebebi; ikisinin de Manisa´mızın yüz akı, örnek, güzel insanları olmasıdır. Halen bizler gibi bilenleri, sevenleri, onları yad eder iken, toplumsal hafızamıza da katmak, bizim dostlarımıza vefa borcumuzdur.

avukat@cemilaltinbilek.com