CEMİL ALTINBİLEK

Lale Zamanı

Lale Zamanı
Manisa Denge Gazetesinin 24.3.2008 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.

LALE ZAMANI

"Erişti nev bahar eyyamı,
Çerağan vakti geldi lalezarın."( Lale Devri şairi Nedim)

Lalenin; Manisa´nın başı karlı ve dumanlı Spil Dağının tepelerinde bir Huda i Nabit olarak, yani insan eli değmeden, Tanrı´nın bir lütfu şeklinde, kendiliğinden asırlardır her bahar yüz gösterdiğini bilmesek, belki de onun, ecdadımız gibi bin yıl öncesinden Orta Asya Bozkırlarından geldiği yönündeki tezlere itibar edebilirdik.

Zira, Orta Asya kazılarında Milattan önceye dayanan ve süregelen araştırmalarda; Hun kalıntılarında, Lale Motifinin yaygın olarak kullanıldığı süs eşyaları ve at koşumları, deri ve ahşap aksesuarlar bulunmuş, Uygur dönemine ait mezarlardan çıkarılan ipek kumaşlar üzerinde Lale motifleri görülmüş ve Lalenin, Hun göçü ile Avrupa içlerine, Cengiz ve Timur akınlarıyla tüm Asya´ya, Selçuklular ile Azerbaycan, İran ve küçük Asya Anadolu taşındığı iddia edilmiştir.

Biz yine de Lale´nin menşeini araştırmayı ehline bırakıp, Lale´nin Türk Kültüründeki yeri ve Manisa dağlarındaki serüvenine döner isek; asırlar boyunca Lale soğanlarının Manisa´dan İmparatorluk Payitahtı İstanbul´a ve oradan da Padişahların hediyeleri arasında Avrupa´ya gönderildiği ve de Lale Ülkesi olarak bilinen Hollanda´ya ulaştığını müşahede edebiliriz.

On beşinci asırda Fetihle başlayıp, on sekizinci asrın başında bir devre adını veren Lale´lin İstanbul macerasında, kendisinin de gönüllü bir bahçıvan olduğu kayıtlara geçen Fatih Sultan Mehmet´in emriyle, İstanbul´da Lalenin ağırlıklı olduğu park ve bahçeler tanzim edildiği ve hatta Fatih´in Saray Bahçelerinde bizzat çalıştığından bahsedilmektedir. Çocukluğu ve Şehzadeliği Manisa Sancak Sarayında geçmiş ve Manisa Dağlarında at koşturmuş, Yaylasında konaklamış olan Sultanın, bu dağların en bariz ve seçkin çiçeği olan Lale´den etkilenmemiş olması düşünülemez. Yine bir Manisa Şehzadesi ve Saruhan Sancak Beyi olan Kanuni Sultan Süleyman döneminde de türleri melezleme yolu ile geliştirilip çoğaltıldığını öğrendiğimiz Lale´nin nihai saltanatı, 1711-1730 tarihleri arasında adı ile anıldığı "Lale Devri" ´ dir. Bu dönemde Lale, bahçelerden sanata, en önde gelen tema olmuşken, aynı zamanda çok büyük para hareketi sağlayan bir ticari emtia haline de gelmiştir. Lale, Ebru, Tezhip, minyatür ve çini gibi süsleme sanatlarında da baş figür olarak benimsenmiş ve şiirlerde şarkılarda terrenmüm edilir olmuştur.

"Laleye Pir i sabadan bu nefes şimdi değil,
Ezelidür bu heva vü heves şimdi değil." (Remzi Efendi)

Dedirtecek zarafette dizeler yazılmıştır.

Tabiî ki bu tutkunun Türk-İslam medeniyetinde bir manası daha vardır. Lale çiçeği görüntü ve şekil olarak, eski Türkçe dediğimiz, Osmanlı alfabesinde "Allah" ismine benzediği gibi, bu alfabe ile yazıldığında, yine "Allah" kelimesi içinde bulunan bire bir kelimelerle yazıldığı, harflerin karşılığı sayılar hesabına dayanan, ebcet usulünde de Allah kelimesi ile Lale kelimesinin aynı rakama tekabül ettiği ve hatta tersinden, "Hilal" okunduğu, bu kelimenin de keza Osmanlı ve Müslüman Devletler amblem ve bayrağı olduğu malumdur.

İşte bin metreden yüksekte, baharın henüz soğuk günlerinde, Manisa Dağlarının tepelerinde, kayalarının dibinde açan bu nadide çiçek; Lale´nin hikâyesi anlatmakla bitmez. Temenni edelim ki, Manisa´mızın dağ çiçeği Lale de, dağlarımızda hiç bitmesin. Bitmesin ki; Manisa´nın park ve bahçelerinde de görücüye çıkabilsin, Fatih´in Has Bahçesinde de bulunsun.

Cemil ALTINBİLEK

Manisa Denge Gazetesinin 24.3.2008 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.