CEMİL ALTINBİLEK

Hoca Cahit Gözkan 1909 - 1999


Cahit Gözkan
Türk mûsıkîsindeki müktesebâtı ve hizmetleri sebebiyle, sâdece müdâvim-lerinin değil, her tanıyanının Hoca diye hitap ettiği Hüseyin Câhit Gözkân;

1909 senesinde İstanbul, Fâtih’te mûsıkî toplantılarının eksik olmadığı bir konakta dünyâya gelmiştir. Bu top-lantıların, zamânın önemli mûsıkîşi-nasları olan Tanbûrî Selahattin, Ûdî Muzaffer, Hânende Emin, Hânende Nûri Beyler ve Ûdî Nevres Bey müdâvimidir. Câhit Gözkân bu mûsıkî âlemlerine uzak kalmayıp on yaşların-da ud ve keman sazlarına merak salar ve klasik mûsıkî eserlerine kulak vermeye ve de Nevres Bey’den ud meşk eden babası Mehmet Hâlit Bey’in usul ve metodu ile ud çalmaya başlar.

Bilahare, 1923’de 13 yaşlarında iken elinde notalarla meşgul olduğu bir mecliste karşılaştığı Ahmet Mükerrem Akıncı’nın “evladım sen bana meşke gelirmisin?” dâveti üzerine başlayan Hoca-Talebe münâsebeti 1940’da Hoca Akıncı’nın vefâtına kadar âdeta âilenin de bir ferdi gibi devam eder.

Hoca Ahmet Mükerrem Akıncı’nın yirmi yıllık mûsıkî iktisâbına rağmen Hocası, Enderun’da meşhur Latif Ağa’nın talebesi olarak temâyüz etmiş, Beykozlu Kānûnî Mehmet Bey’i tanımasıyla bilgisinin sıfıra düştüğünü anlayıp, on beş yıl tedrisat rahlesine oturduğu ve “ölürsem gözüm açık gitmez. Zîra mûsıkîde ikinci bir Mehmet yetiştirdim” iltifâtına mazhar olduğu gibi; H. Câhit Gözkân’da mûsıkî muhitlerinde Hocasının “bu evlâdım için terk safhasına geldiğim mûsıkîye tekrar sarıldım.” İltifatına sık sık mazhar olur.

Hoca Ahmet Mükerrem Akıncı’nın evinde oğulları Yektâ, Muhiddin ve Bekir’in de sazlarıyla iştirak ettikleri haftalık fasıllar önceden Hoca-Talebe arasında özel meşklerde ezber derecesinde geçilir, fasıl akşamı önceleri ud çalan , fakat ilerleyen dönemlerde udu tamâmen talebesi Câhit Gözkân’a teslim eden, Hoca Ahmet Mükerrem Akıncı, dâvûdî sesi ve elde defiyle faslı idâre eder, ara taksimlerini de bir baş işâretiyle Ûdî Câhit Gözkân’a verir. Böylece, ileride taksim mûsıkîsinde emsalsiz olacak Cahit Gözkan’a sabaha karşı “horozlar ötünceye kadar” süren çalışmasının semeresini görme fırsatı düşerdi.

Bir defasında, müdâvimlerden müzikolog Lâika Karabey’in de bulunduğu bir meşk sırasında, mûsıkîmizde makamların teşkilinde koma hesâbına dayalı Arel-Ezgi metodu mevzûbahis olduğunda, Hoca; bu sistemi eleştirmemekle birlikte, mûsıkîmizin makam ve usule dayalı ve de perde mefhumunu esas alan bir yapısı bulunduğunu da tebârüz ettirerek, Hoca’sıyla olan çalışmalarında; “bir tespih dizisi gibi” mûsıkîmizdeki perdelerin ve bu perdelere tekābül eden makamları tetkik ettiklerini ve yine Hoca tarafından seçilmiş Eserlerin geçilip, özümsenmesiyle, mûsıkî ilmine vakıf olunabileceğini anlatmıştı.

Klasik mûsıkîye vukūfu kadar Hâfız lakabıyla da mâruf Hoca Ahmet Mükerrem Akıncı’dan dînî mûsıkî formlarını da geçmiş olan Hoca Câhit Gözkân bu sâhada da pek çok kişiye bu birikiminden aktarmıştır. Hatta zaman, zaman tesâdüf ettiğimiz Hâfız Kemal Tezergil’in elli yılı aşkın süredir kendisine devam etmesini, muzip bir üslupla “yeni talebem, elli senelik” diye takdim ettiğini hatırlarız.
Câhit Hocanın dînî mûsıkîye ünsiye-tinde aynı zamanda kayınbirâderi ve iş orağı olan, cam ticaretiyle meşgul olduk-ları için camcı lakabıyla da tanınan, “Ey Allah’ım beni senden ayırma” mısraı ile başlayan segâh ilâhinin bestekârı Hulûsi Gökmenli Bey ile can dostluklarının tesi-ri büyüktür. Nazarî mûsıkî bilgisi olma-masına rağmen tabiî bir istidat ve zen-gin kulak dolgunluğu ile gazel-kasîde nevindeki serbest eser icrâsında zamâ-nın önemli hâfızları içinde yer almış Hu-lûsi Bey’le Câhit Hoca’nın saz ile söz atışmalı icrâları senelerce aktarılacak mûsıkî hâtırâtı içinde yer almıştır.

Yine bu iki gönüldaş kafa kafaya verip kâh Nat’ Mevlana’yı aslına en yakın hâliyle tespit etmek için semt semt İstanbul’un eski mevlevîlerini arayıp, bulduklarını kaydetmişler, kâh memleketin bütün vilâyetlerini gezerek kendisi de âdeta bir evliyâ sâfiyetinde olan Hulusi Bey’in iz sürmesiyle gelmiş-geçmiş evliyâ makamların ziyâret etmişler, bâzen durup Kütahya’da havuz başında Neyzen Ahmet Yakupoğlu Bey’in demlerini dinlemişler, bâzen de Hocanın yanından eksik etmediği seyahat uduyla sabaha karşı öten bülbüllerle halleşmişlerdir.

Bu iki yol dostuna böylesine bir enerji ve coşkuyu yükleyen kaynakların başında sohbet ve muhabbet halkasına dâhil oldukları zamanın Nakşî Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi ile bilâhare onun dünyâdaki yerini dolduran Müderris Mahmut Efendi’yi anmadan edemeyiz.

Câhit Hocanın, Hocası Hâfız Ahmet Mükerrem Akıncı’nın evinde yapılan mûtat fasıllardan önce veya hemen sonra ezberinde olan fasılları huzûrunda hem çalıp hem okuduğu, Mahmut Efendi “yaktın beni evlâdım” diyerek ceketini çıkarır, hürmet ettiği büyüğünün böyle mest olduğunu gören Hoca, aşkının, şevkinin, nasıl artığını husûsi meşklerimizde usulca, yalnız birkaç talebesine anlatırdı.

Ömrü boyunca yaşadığı Nakşî neşvesi; Hocayı aynı zamanda, şiir, edebiyat ve tasavvuf zengini nüktedan bir hatip ve bir hoşgörü âbidesi hâline getirdiği gibi, 1950’yi izleyen yıllarda Konya’da başlayan Mevlevî ihtifallerinde Saadettin Heper, Halil Can, Halil Dikmen, Niyâzî Sayın, Hopçu Şâkir Güler, Kâni Karaca ve Hulûsi Gökmenli ile birlikte Mevlevî âyinlerinin müzisyen bir heyet tarafından geçilip hazırlanmasında öncü ve öğretici olmasına ve Semâ merâsimlerinin açılış taksimlerini Rebap ile yapan baş sâzendeleri arasında yer almasına mâni olmamış, bilakis müzisyen olarak Semâ gösterileri ve Mevlevî âyinlerinin yeniden icrâsında hizmeti olmaktan duyduğu hazzı her fırsatta ifâde etmiştir.

Klasik mûsıkîmize vukūfu ve ud icrâsındaki ustalığıyla mâruf olan Hoca, unutulmak üzere olan Rebab sazını icrâ ve ihya etmesi yanında, klasik kemençe, keman ve tambur sazlarını da ileri derecede icrâ ederdi. Rebab sazında talebeleri Nezih Uzel, Şeref Aydemir ve Dinçer Dalkılıç olup, Dinçer Dalkılıç’a da Rebab sazının yeniden îmâli ve icrâsı ile ilgili kritik çalışmaları olmuştur.


Câhit Hoca’nın mûsıkî hayâtına en önemli hizmetlerinden biri de, 1940 yılında vefat eden Hocası Ahmet Mükerrem Akıncı’ya tevârüsen evini açarak devam ettirdiği haftalık fasıllardır. Bu fasıllar 1999 yılında Hoca’nın vefâtını kadar, yaklaşık altmış sene sürmüştür.

Bu fasıllarda, genciyle, yaşlısıyla yirminci asrın bütün mûsıkî erbâbı bir araya gelmiş, eğitim ve iletişim imkânı bulunmayan, en zor ve yasaklı dönemler dâhil olmak üzere mûsıkîmiz en üst seviyede icrâ zemîni bulurken, nesiller arası alış veriş de temin edilmiştir. Cerrahpaşa’daki Konakta Alaattin Yavaşça’nın daha genç bir hekim iken müdâvimi olduğu fasıl geceleri, yarım asır sonra da Devlet Korosu mensuplarının iştirâki ile devam ede gelmiştir.

Fasıl akşamı diye adlandırılan bu mûsıkî toplantılarına gelen zevâtı saymak için yaşadığı dönemdeki hemen, hemen tüm isimleri saymak mümkün olamayacağı için, 1979 –1999 tarihleri arasında katıldığımız yirmi yıllık dönemde hâtırâtımıza nakşeden birkaç sahneyi resmetmekle yetineceğiz.

Fasıl, Fâtih ve Cerrahpaşa’da ki ikāmetlerinden sonra, Kadıköy Çiftehavuzlar’da önündeki çamları Bozkurt sokağına eğilmiş bahçeli müstakil evin, duvarları tamâmen nadîde hat levhaları ile bezenmiş ve sadece mûsıkî ile ibâdete tahsis edilmiş odasında yapılır, çoğu zamanda bu emsâli az bulunur hat koleksiyonundaki, mısralar, beyitler, kelâmı kibarlar, hadisler, âyetler mûsıkî arasında yapılan sohbetlere de bahis açardı.

Sâzendeler toplandığında mûsıkî, çoğu zaman Tanburî Cemil Bey’in mâhur peşrevinin coşkusu ile başlar, saz semâileri ile devam eden ilk bölümde sazlar ısınır, akortların oturması beklenirdi. Bu bölümde yine nota açmadan ezbere olarak Cemil Bey’ in muhayyer, ferahfezâ ve şedaraban peşrev ve saz semâîleri ile Kemânî Rıza Efendinin Tahirbuselik peşrev ve saz semâileri, Udi Nevres Bey’in Hüzzam, Sedat Bey’in evç, Gavsi Baykara’nın acemaşîran, Sedat Bey-Fahri Kopuz sûzidil, Sedat Bey ve Nikolaki’nin şehnaz, Neyzen Tevfik’in nihâvent ve şehnaz buselik, Kemal Niyazi Seyhun hicazkâr, Refik Talat Bey mâhur ve hicaz, Mesut Cemil Bey nihâvent, Şerif Muhiddin Targan ferahfezâ, Kānûnî Hoca Mehmet Bey suzidil, Hoca Ahmet Mükerrem Akıncı karcığar, Yekta Akıncı’nın neveser, Hoca Câhit Gözkân’ın nevâ, mâhur ve sûzinak saz semâîleri, en çok icrâ edilen saz eserleri arasındaydı.

İlk bölümdeki saz eserlerinden sonra, Riyâseti Cumhur Fasıl Heyetin-de idârecilik ve Safiye Ayla gibi Ata-türk’ün özel meclislerinde hânendelik yapmış olan, Ferit Tan, hazırladığı bir takım faslı icrâ etmek için târihî defiy-le ortaya çıkar, hemen her toplantıda hazır bulunan, Safiye Ayla, Semahat Özdenses, Fahriye Caner, Mualla ve Ayten Hanımlar... gibi eski ama her biri zirve olmuş sesleri etrâfına alarak âdeta târihî bir koro oluşturur ve iler-lemiş yaşına rağmen gür ve diyaframı-nı rahat kullandığı düz ve uzun sesiy-le, Kasımpaşa’daki gençlik meşklerin-de yaşadığı mestânelikle hânendeleri ve sâzendeleri peşinde sürükler, ama mutlaka her defâsında “sandıktan çıkardığı” birkaç sürpriz eserle faslın gidişâtını dalgalandırmaktan küçük keyifler alırdı.

İşte böyle anlarda faslı yandaki küçük odadan, locada dinler gibi tâkip eden yine eskilerden kalma zevat arasında bir fısıldaşma yaşanır, hazurun içindeki Yesârî Âsım, Özbekler Tekkesi’nden artakalan Şeyh (Necmettin Efendi) Baba’ya “bakın fasıl sallandı ama şimdi Câhit Bey’in mızrabı daha kuvvetle duyulacak ve sendeleyen sazendeyi peşine takıp kurtaracak” dediği duyulur ve dediği gibi de olurdu. Zîra Câhit Hoca kısa ve avu-cunun içinde sıkıca kavradığı mızrabı ile udun tellerini âdeta âhenkle kamçılar, çıkar-dığı yuvarlak seslerle, perdeler tam net olarak duyulur, esasta mülayim bir kaynaştırıcı enstrüman olan ud, Hoca’nın elinde bir şef saz baskınlığında, saz heyetini yönetirdi.


Bâzen de, Ahmet Mükerrem Akıncı’nın eski talebelerinden mûsıkîde biraz fazla tutucu olan Hâfız Abi;* “Ferit Bey’in üslubu hocamınkine benzemiyor”, aman kulağımdaki bozulmasın diye, biraz uzaklaşıp, mutfakta çayı demleyen Barut Tevfik namıyla mâruf, Başsavcı Tevfik Barut’un yanına giderdi.

Dışarıda bu kritikler yapılırken fasıl odasında âhenk ve konsantrasyon artar makam ve usul tam kıvam bulur, sıra ara taksimine gelince önce misâfir olan üstatlara teklif edilir, toplantıların müdâvimlerinden Niyâzi Sayın, İhsan Özgen, Erol Deran, Fahrettin Çimenli, Cüneyt Orhun, Necdet Yaşar, Ekrem Erdoğdu ve Ş. Ünal Ensârî gibi sazlarının ustaları, “mûsıkîde geldikleri merhaleleri Hoca’ya anlattıkları” özlü, esaslı taksimler yaparlar, bu sırada nefesler tutulur, mûsıkî lisânıyla halledilirdi.

Birinci bölümden sonra çaylar içilir, ev sâhibesi hocanın Muhterem eşi Muazzez Hanımın ikrâmı, genç müdâvimlerin servisi ile ağızlar tatlanır, sohbet koyulaşır, hasretler giderilir, yârenlik edilir ve sıra ikinci bölüme gelir.

Bu defa, gençler korosu kurulur, Hâkî Numanoğlu veya Adnan Mungan, ortaya çıkar, yanlarında da Münip Utandı, İrfan Doğrusöz, Hocanın Kızları Sabahat ve Melahat Hanımlar başta olmak üzere, tüm hâzırunun iştirak ettiği başka bir klasik koro kurulur, bir başka makam tutturulur, fasıl coştukça coşar, bâzen sololarla, bâzen taksimlerle dinlenilir, saatler ilerleyip, istenilmeyen zamanın gelmesinin tek tesellisi ise haftaya tekrar buluşma anonsu olurdu.

Bu fasıl akşamlarının dışında, hafta sonu, bilhassa cumartesi günleri, Hoca’nın evi talebelerinin özel meşklerine devam ettikleri bir mektep, dostların da buluştuğu bir adresti. Cumartesi günleri evde mûsıkî icra edildiğini bilen müzisyenler, genellikle sazlarını da yanlarına alıp, Hoca’ya yapacakları ziyâretleri de bu güne rast getirirler, böylece hem sohbete, hem de mûsıkîye katılırlardı.


Bir de bu günlerin değişmeyen müdâvimleri vardı ki, bunlar Doktor Müslim Kızılkan, Avukat Muammer Müslim Topçu, Savcı Ş. Ünal Ensârî, Fahrettin Çimenli ve Tevfik Barut gibi artık talebeden ziyâde Hoca’nın dost ve muhabbet halkasına dâhil olmuş kimselerdi. Bu daha özel toplantı günleri-ne, Câhit Gözkân’a Abi veya Hocam diye hitap eden, başta Niyâzi Sayın, Erol Deran, Lâika Karabey gibi üstatlar sıklıkla katılırlardı. Mûsıkînin yanı sıra; târih, tasavvuf, şiir ve edebiyâtın iç içe geçtiği ve birlikte terennüm edildiği, işte bu müstesna demler, cumartesi meşklerinde yaşanırdı.


Ûdî ve Rebâbî olarak tanınan Mûsıkî Üstadı Hoca Câhit Gözkân; Hocasından icâzet alacak derecede hattat, “Zâhit” mahlasıyla tasavvûfi şiirler yazacak kadar şâir olup, dîvan edebiyâtının en güzîde mısrâ ve beyit-lerini hıfzetmiş ve de çok sevdiği tasav-
vufi şâir “Sezâî”nin dîvânını nerdeyse ezberinde muhâfaza eden ve bunları yeri geldikçe, gönülden bağlı olduğu Küçük Hüseyin Efendi, Müderris Mahmut Efendi ve Hulûsi Gök-menli’den hâtırâlar ve Mevlânâ’dan kıssalarla birlikte, fevkalâde temiz bir belâgat ile aktaran, çok yönlü bir kültür sanat ve tasavvuf adamıydı.


Hoca Câhit Gözkân, evinin dışında pek fazla görünmek istemez, aldığı tasavvufî-nakşî terbiye sebebiyle, şöhretten, hal ve tabiatının değişmesinden sakınır, bunu da sık, sık vâkıâlarıyla anlatırdı. Buna rağmen, dostlarının ısrarlı dâvetleri üzerine katıldığı, Radyo’daki Mesut Cemil, Cevdet Çağla, Sâdi Işılay, Sadettin Heper, Yektâ Akıncı, Dede Süleyman Erguner, Ulvi Erguner ve Niyâzi Sayın ile yaptıkları saz eserleri icrâları ve yine Radyo’nun, mûsıkî programlarında denetleme ve imtihan heyetlerine iştiraklerinin yirmi beş yıl devam ettiği, sohbetler arasında geçerdi.

Hüseyin Câhit Gözkân’ın okul hüviyetinde olan evinin dışında, Hoca vasfıyla kuruluşundan îtibâren faaliyetlerine iştirak ettiği tek cemiyet ise; ilim, kültür ve sanatta târihten gelen hasletlerimizi yaşatmayı gāye edinmiş, Kubbealtı Kültür ve Sanat Vakfı’dır. Kubbealtı Vakfı kurucuları Sâmiha Ayverdi ve Ekrem Hakkı Ayverdi’nin Kubbealtı Vakfı-Türk Mûsıkîsi Enstitüsü’nde ud dersleri vermesi ricâsını, kendilerinin hizmet merkezli gayretlerini yakînen bilen biri olarak Hoca Câhit Gözkân; hiç tereddütsüz ve hatta “emir buyururlar” şeklindeki dervişâne cevâbıyla kabul etmiş ve yetmişli yaşlarında olmasına rağmen, yaklaşık on yıl, her cumartesi Kadıköy Çiftehavuzlar’daki evinden, Beyazıt Çarşıkapı’daki Kara Mustafa Paşa Medresesi’nde faaliyetlerini sürdüren cemiyete gelip, talep edenlere ud meşketmiştir.


Kubbealtı’ndaki ud talebeleri olan bizler; Cemil Altınbilek, Dilek Ömürlü, Güner Aygün, M.Süha Uyar, Ali Fırtına ve Ahmet Kırım; 12 Eylül 1980 târihini müteâkip bu tüm dernek ve vakıflar gibi mûsıkî cemiyetleri de geçici bir süre kapatılması sebebiyle, çalışmalarımızı evine taşıdığımız Hoca Câhit Gözkân’ın vefâtına kadar, yirmi yıl müddetle, talebesi ve müdavimi olma bahtiyarlığına erişmenin hazzını tadan bahtiyarlardanız.


Mûsıkîde; Enderunlu Latif Ağa, Beykozlu Kānûnî Mehmet Bey, Hâfız Ahmet Mükerrem Akıncı silsilesinin devamı olan Hoca Câhit Gözkân, bu silsilenin tüm veresesini devralarak taşımış ve temsil etmişti. Hoca Câhit Gözkân’ın en îtina ile muhâfaza ettiği mîrâsı Hocalarından intikal eden “Kütük” ve Hocasının kendisi için geçtikleri fasılları yazdığı “Defter”lerdi.

Kütük; çok iyi bir notist olan ve “uçan kuşun kanat sesini yazardı” diye nakledilen Kānûnî Mehmet Bey’in Enderun’da kaleme almış olduğu eserlerin nota ve güfteleriyle yer aldığı bir defter olup, devrinin icrâsı ile yazılmış eserlerle, bizzat bestekârlarının ağzından notaya alınmış eserleri ihtivâ etmektedir. Hatta Hoca, bu kütükten bahseder-ken kendisine anlatılan hâtırâlardan da misaller verir, günümüzde okunan bestelerle Hocasından geçtiği hâli arasında mukāyeseler yapar, Enderun’da Hacı Ârif Bey’in; “Meh-met, şu şarkıyı da kaçmadan yazıver” talebi üzerine, Kānûnî Mehmet Bey tarafından notaya alındığını ve kütükte de bu hâliyle bulunduğunu anlatır. Bâzen de gösterirdi.

Defterler ise, “pek mümtaz ve muazzez evlâdım” ithâfıyla başlayan ve Hoca Ahmet Mükerrem Akıncı’nın el yazısı ile talebe Câhit Gözkân’a yazılmış muhtelif makamlardaki, güfteleri Arap alfabesi ile kaleme alınmış takımlar hâlindeki nota koleksiyonudur. Bir kısmının sûretlerini Hoca’nın altına Latin alfabesi ile güncelleştirerek geçtiğimiz bu defterler, üslubu bakımından kütüğü teyit etmesi ve bu güne kadar değerlendirilmemiş olması bakımından önemli bir kaynaktır.


Gözkân âilesinin muhâfazasında olan bu değerli kaynakların başta, kendisi de iyi bir ûdî olan Câhit Hoca’nın oğlu ve talebesi M. Hâlit Gözkân ile diğer talebeleri Ahmet Kırım ve bendenizin iştirâki ile bir “kaynak eser” olarak yayınlayabilmenin gayreti içersindeyiz. Hatâlar bizim, kıymet kendilerinindir.


Velhâsıl, Hoca’nın vefâtında söylediğimiz dörtlüğü bir kere daha tekrar ederek, Hoca Câhit Gözkân’ı ve büyük Hocalarımız, Ahmet Mükerrem Akıncı, Kānûnî Mehmet Bey ve Latif Ağa’yı minnet ve rahmetle anıyoruz.



Açtı kucak yetmiş sene mûsıkî ve semâya
Etti taksim hem fakire, hem pir ü evliyâya
En nihâyet gezdi udu bir dönülmez meyanda
Geçti Câhit Gözkân Hoca bu dünyâdan ukbâya


Cemil Altınbilek


(Kubbealtı Akademi Mecmuasının 2002 Temmuz sayısında ve Hoca Cahit Gözkan’ın Musiki Mirası - Kubbealtı Neşriyatı – Kitabında yayınlanmıştır.)



HOCA CAHİT GÖZKAN BESTE NOTALARI